

Abdullah Fârukî el-Müceddidî
TASAVVUFÎ AÇIDAN İMANIN ÇEŞİTLERİ
Elhamdülilâhi Rabbi’l-Âlemin. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü ala Rasûlinâ Muhammedin ve ala âli Seyyidinâ Muhammedin ve eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi biadedi külli şey’in fi’d-dünya ve’l-âhireti ve kezalik. Ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.
Kütüb-i İslâmiyye’de iman ve çeşitlerinden bahsedilirken, iman ikiye ayrılarak işlenmektedir. Bunlar; “taklidî iman” ve “tahkiki iman”dır. Hakikatte ise beş türlü iman vardır. Bu yazımızda bu iman çeşitleri üzerinde duracağız:
1- MAHFÛZÎ İMAN
Mahfûzî iman, meleklerin imanıdır. Cenâb-ı Hakk onlara bu imanı vermiş ve onların imanını muhafaza etmiştir. Yani koruma altına almıştır.
Bilindiği gibi melekler kötülük yapamazlar. Onlar Allah Teâlâ’ya sığınırlar. Ve derler ki: “Senin bize öğrettiğinden başka bir şey bilmeyiz.” Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine en muti varlıklardan biri de meleklerdir. Bu sebeple bunların imanı “mahfûzî iman”dır.
2- MA’SÛMÎ İMAN
Ma’sûmî iman ancak peygamberlere mahsustur. Çünkü peygamberler ma’sûmdurlar. Onları O seçmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın, seçtiği peygamberlerine verdiği imandır. Kendi namına risâlet görevinin yerine gelmesini istiyor ve peygamberlere bu ma’sûmî imanı veriyor. Peygamberler Allah tarafından seçilirler. Bu sebeple peygamberlerin imanı korunur. Ma’sûmî iman Cenâb-ı Hakk’ın koruması altındadır. Zaten peygamberliğin şartlarından biri de masumiyet ve mahfûziyettir. Peygamberler muhafaza edilirler.
3- MAKBÛLÎ İMAN
Makbûlî iman kimindir? Bu iman çeşidi mü’minlerindir. “Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah” şeklinde ifadesini bulan imandır.
Mü’min bu imanının gereğini yerine getirir. Gereği nedir? Cenâb-ı Hakk’ın emirleri, Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetleridir. Mü’minler, ölünceye kadar amel-i sâlihe devam ederler. Bu konuda hiç tembellik göstermezler. Makbûlî iman sahipleri Allah’ın dinîni yaymaya çalışırlar. Bu sebeple imanları makbuldür. Eğer a’mâl-i sâlihayı bırakırlarsa işleri biter. Salih amel işledikleri müddetçe Allah’ın katında bunların imanı makbûldür. Allah cümlemizi sâlih amelleri terk etmekten muhafaza etsin.(Âmin)
4- MAHBÛSÎ İMAN
Bu iman, bid’atçılarda bulunan imandır. Dinde yeni şeyler uyduranlar (bid’at ehli) içindir. Bunların imanları haps olunmuştur. Bunlar Allah katında itibar göremezler, cehennem ehlidirler. Fırka-ı nâciyenin dışındadırlar. Yetmiş üç fırkanın sapık kollarındandır. Yani ehl-i sünnet ve’l-cemaatin dışında olan fırkalardandır. Bunların imanları hapistir ve koydukları hükümlerin hepsi batıldır. Gerçi bir kısmı batıl, bir kısmı haktır denilebilir, ama bir batıl, diğerlerini de ifsâd edip yok eder. Neticede hepsi batıl olur.
5- MERDÛDÎ İMAN
Merdûdî iman münafıkların imanıdır. Münafıklar, mü’minlerin yanında iman ederler, uzaklaşınca döner iman etmezler. “Münafıkların reisi” adıyla anılan Übey b. Selûl gibi münafıklar ve Ukbe b. Ebî Muayt gibi imandan dönenler bu iman çeşidine örnektir.
Ukbe b. Ebî Muayt, verdiği bir ziyafete Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’i de davet etmişti. Hz. Peygamber, şehâdet getirmedikçe yemeğinden yemeyeceğini söyleyince kelime-i şehâdeti söylemiş; fakat müşriklerin ileri gelenlerinden Ubey b. Halef’in gönlünü hoş etmek için bilahare sözünden dönmüş ve gidip Hz. Peygamber (s.a.v.)’e hakaretlerde bulunmuştu. Çarşıda Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in yanına gelerek O’na her türlü hakareti yapmış ve mübarek vech-i şeriflerine -hâşâ ve kellâ- tükürmüştü. Bunun üzerine Cenâb-ı Allah hemen melekleri gönderdi ve tükürükleri Übey b. Halef’in yüzüne geri çevirdi. Bu da onun vücudunda öyle pis bir illete sebep oldu ki, onu Mekke’nin dışına çıkardılar ve orada bağıra bağıra öldü.
Bu hâdiseye Kur’ân-ı Kerim’in Furkan Suresi, 27–29. ayetlerinde işaret edilmektedir. Bu ayetlerde imandan dönen kimselerin âhiretteki ahvali, kendi dilleriyle şöyle anlatılmaktadır:
“O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o Peygamber’le birlikte bir yol tutsaydım! Yazık bana! Keşke falancayı (Übey b. Halef’i) dost edinmeseydim! Çünkü zikir (Kur’ân) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvây eder.”
İşte yukarıdaki hâdise merdûdî imana bir örnektir.
Firavun’un imanı da böyledir, merdûdî imandır. Bu konuyu açıklayan Yunus Sûresi, 90 ve 91. âyet-i kerîmelerinde Cenâb-ı Hakk meâlen şöyle buyurmaktadır:
“Nihâyet boğulacağı zaman şöyle dedi: ‘Îmân ettim ki, İsrâiloğulları’nın îmân ettiğinden başka ilâh yok. Ben de (artık) müslümanlardanım.’ Şimdi mi? Sen muhakkak ki evvelce isyan etmiş ve müfsidlerden olmuş idin.”
Bu iman kendisine bir fayda vermedi. Dolayısıyla merdûd (reddedilmiş) bir imandır.
***
Ey salik! Yukarıda açıkladığımız ilk iki imana, yani peygamberlerin ve meleklerin imanına ulaşamazsın. Sakın alttaki o iki iman çeşidine de düşme. Senin için hayırlısı ortada yer alan makbûlî imandır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyuruyor: “Hayır ortadadır.”(1)
Sen de ortadaki imanı seç. O iman makbul olan bir imandır. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in yukarıdaki hâdisi ehl-i iman için geçerlidir. Bizler içindir. Üstteki iman çeşitlerine erişemediğimiz gibi, alttaki iman çeşitlerine de düşmeyelim ve orta yolu tutalım. Orta yol, mahbûb olan, güzel ve sevilen bir imandır.
Bu imana nasıl erişilecektir? Birinci şart, Rasûlullah (s.a.v.)’in getirdiği, Kur’ân’da yer alan esasları kabul etmektir. İkinci şart ise, Rasûlullah’ın sünnetlerine tembellik etmeden, bıktım, usandım demeden, ömrünün sonuna kadar en güzel bir şekilde uymaktır. Bu iki esası bir arada yürüten insanlar Allah katında makbuldürler. İşte bu kimseler Allah indinde sâlihlerden olurlar. Cenâb-ı Allah böyle takva sahibi olanları, Allah’a ve Rasûlullah (s.a.v.)’e itaat edenleri Hucurât Suresi, 13. ayet-i kerimesiyle tebşir ediyor:
“Allah katında en üstünleriniz, en çok takva sahibi olanlarınızdır.”
İşte biz de Fârûkîler olarak inşâalah hem Allah’ın emirlerini yapacağız, hem Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetlerini işleyeceğiz. Sünnetleri yayacağız. Bizim anlayışımız Kur’ân ve Sünnet anlayışıdır.
Allah Teâlâ nasıl peygamberlere kıymet veriyorsa, Sahabe’ye, Ehl-i Beyt’e, sâlih insanlara, şehîdlere kıymet veriyorsa, biz de bu varlıkları kıymetli kabul ediyoruz. İşte bizim yolumuzun aslı-esası budur.
Ve’s-selâmu alâ men ittebe’a’l-hüdâ...
______
(1) Deylemî’den el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c.I, Beyrut, 1985, s. 469, H.no: 1247.



Gönderen


Kayıtlı