

Abdullah Fârukî el-Müceddidî
KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI NEFS VE KALPLERİN PASI (RAYN)
Elhamdülilâhi Rabbi'l-Âlemin. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ Rasûlinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammedin ve eshâbihî ve ezvâcihî ve evlâdihî ve etbâihî ve ehl-i beytihî ve ümmehâtihî ve ebîhi biadedi külli şey'in fi'd-dünyâ ve'l-âhireti ve kezâlik. Ve'l-hamdü lillâhi Rabbi'l-Âlemin.
Cenâb-ı Hakk Kur'ân-ı Mecîd'inde, Nisâ Sûresi'nin 79. âyetinde, insanın işlemiş olduğu iyilikleri ve kötülükleri şöyle haber vermektedir: "Sana gelen iyilik Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir."
Yine Allah-ü Zülcelâl, Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân'da, Mutaffifîn Sûresi'nin 14. âyetinde şöyle buyurmaktadır: "Hayır, Hayır! Onların işleyip kazandıkları şeyler kalplerinin üzerinde pas olmuştur."
Bu ayetin başındaki "Kellâ" kelimesi red ve zecr içindir. Yani o, öncekilerin batıl hikâyeleri, efsaneleri değildir. Tirmizî'de Ebû Hüreyre (r.a)'in Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'den şöyle işittiği rivayet olunur: "Mü'min bir günah işlediği zaman, onun kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o kişi tevbe edip (nefsini o günahtan) çekip çıkarır ve (Allah'tan) mağfiret dilerse, kalbi (o pastan) kalaylanıp temizlenir. Eğer mü'min günahı fazlalaştırırsa, kalbindeki siyah iz fazlalaşır. İşte Allah'ın Kitabı’nda buyurduğu "rân" budur."(1)
İşte Mutaffifîn Suresi’nin 14. ayetinde geçen "râne" fiili bu mânâyı taşımaktadır. Tirmizî; "Bu hâdis hasen ve sahihtir" demiştir.
Mücâhid; "Kişi günah işleye işleye günahlar kalbini kapladığı ve kalbini tamamen örttüğü zaman 'kalbine rayn çökmüş' denilir" demektedir.
Evet, günahlar çoğaldığında kalp kalbur gibi olur. Artık hiç bir hayra kulak vermez ve orada herhangi bir yararlı iş sabit olmaz, dökülür.
Ebû Muâz en-Nahvi şöyle der: "Rayn kalbin günahlardan simsiyah kesilmesi demektir. Tab'; kalbin tamamı siyah olup üzerine mühür vurulması demektir."
Zeccâc; "Rayn pas gibidir. İnce bir duman gibi kalbi kaplar" diyor. "Kıfl" ise tab'dan daha korkunçtur. Kıfl; "kilit" manasına gelir. Yani kalp bir nevi kilitlenir. O kalp artık hiç bir hayır işleyemez olur ve o kalbin sahibi tamamı ile şerre yönelir.
Allah'ın Sevgisine Sebep Olan İyilikler;
Yukarıdaki ayet-i kerimelerde kötülüklerin kaynağının nefis olduğu, işlenen kötülüğün ise insanın kendi kazancı sonucu meydana geldiği ve bu kötü kazancın da kalbin üzerinde pas (rayn) oluşturduğu ifade edilmektedir.
Peki, Allah'ın bir lutfu olan iyilikler, insanın kalbinde nasıl bir etki yapar? Bu hususu düşündüğümüzde konunun iyilik, sevgi ve hidayet yönüne ışık tutan aşağıdaki ayet-i kerimeyi tefekkür etmekte fayda vardır:
Allah-u Teâlâ Kehf Suresi’nin 17. ayetinde hidayet hususunda şöyle buyurmaktadır:
"Allah kime hidayet verirse, işte o Hakk'a ulaşmıştır. Kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın."
Cenâb-ı Hakk ilk önce kulunu sever. Sevince, onun kalbine sevgi tohumunu atar. Böylece Rabbü'l-Âlemin o kulu sevdikten sonra ona hidayeti nasîb eder. Böylelikle onun günahlarını affeder; velev ki en büyük günahları irtikâp etmiş olsa bile. Artık kul Cenâb-ı Hakk'a sevgi duyar.
Bundan sonra Cenâb-ı Allah kulunu kendisine çeker. Hazret-i Allah (c.c.) mekândan münezzeh olduğu için o kulunu Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'in vasıtası ile çeker. Artık o kul Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz'i aramaya başlar. Eğer o kulun Allah-u Azîmü'ş-Şan’ı dost edinme nasibi varsa o kulu Efendimiz (s.a.v.)'in kontrolünde bir dostuna havale eder. O Allah dostu onu manevî olarak terbiye ederken kalbindeki Allah sevgisinin nüvesini yeşertmeye başlar. Böylece Allah sevgisi onun kalbinde yeşerir.
Nitekim Cenâb-ı Hakk bir hâdis-i kudsîsinde Hazret-i Dâvud (a.s.)'a hitaben:
"-Ey Dâvud! Benim dostuma dost ol, düşmanıma düşman ol ve beni kullarıma sevdir" buyurduğunda Hazret-i Dâvud (a.s.):
"-Ya Rabbi! Dostuna dost, düşmanına düşman olurum; ama sen Rabbü'l-Âlemin iken ben senin kullarını sana nasıl sevdireyim?" demiştir. Bunun üzerine Hazret-i Allah (c.c):
"-Ya Dâvud! Benim kullarıma sen benim afv ve rahmetimden bahset. Ben onların kalbindeki sevgi fidelerini yetiştiririm" buyurmuştur.
Aslında o kalbe sevgi tohumunu atan doğrudan Hazret-i Allah (c.c.)'dur. Allah dostunun konuşmaları su ve güneş mesabesindedir. Bu konuşmalar tıpkı su ve güneş gibi o tohumun yeşermesini sağlar. O Allah dostunun bu konuşmaları, o kulun kalbinde hem Allah'a ve hem de Rasûl-i Ekrem Efendimiz'e olan sevgisini ziyadeleştirir. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'e sevgisi doruk noktaya ulaşınca, ehl-i beytinin ve sahabesinin sevgisi açılır. İşin özü budur. Hidayet yolunun aslı da budur.
Ehl-i Beyte ve sahabeye sevgi olmadan Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz'i sevmek mümkün değildir. Kalpte bir sevgi tohumu nüvesi vardır. Bu tohum hidayet ve aşk nüvesidir ve bu nüveyi yeşertecek bir sohbet gereklidir. İşte Allah dostunun bu sohbetleri bu kalpteki aşk nüvesini yeşertir.
Ve’sselamü ala men ittebealhüda.
Kaynakça:
1. İbn-i Mâce, Zühd / 29 (İbn-i Mâce Tercümesi -X, s. 520); Ahmed b. Hanbel, Müsned -II, 297.


Gönderen


Kayıtlı